İlk Evliya Çelebi’nin tarifi ile başlayalım:

“ Deniz içinde karadan bir ok atımı uzak, dört köşe, sanatkarane yapılmış bir yüksek kuledir. Yüksekliği tam 80 (seksen) arşındır. Sathı mesehası iki yüz adımdır. İki taraftan yerde kapısı vardır. ”

Bunca yıl bizi kandırmışlar, ortada kızını çok seven bir baba ve kehanete göre yılan sokmasın diye Kız Kulesi’ne saklanan bir kız yokmuş. Maalesef bir birini çok aşık iki genç ve onların kavuşma hikayesinin hazin sonu da yok. Asıl hikaye şöyle;

Geçmişi 2500 yıl öncesine dayanıyor, karadan kopan bu parça, şu anda Kız Kulesi’nin bulunduğu adacığı oluşturuyor. Kız Kulesi’nden ilk kez M.Ö 410 yılında söz ediliyor. Sarayburnu’ndan, Kız Kulesi’ne bir zincir gerilip, boğazdan geçen gemileri vergiye bağlamışlar ve gemilerin denetlenmesini sağlamışlar. Yılar sonra M.Ö 341 yılında Komutan Chares eşi için adaya mermerler üzerinde bir anıt mezar yaptırır. Bu da o döneme ait olarak bildiğimiz 2. bilgi.

Roma dönemine bakarsak yine vergi ve denetleme için kullanılmış bir Kız Kule’si görüyoruz. İmparator Manuel, şehrin savunmasına yardım için iki tane kule yaptırıyor. Bunlardan birini Mangana Manastırı yakınına (Topkapı Sarayı’nın sahili) diğeri ise Kız Kulesi’nin bulunduğu yere inşa ettiren İmparator Manuel, hem düşman gemilerini Boğaz’a sokmamak, hem de ticaret gemilerinin gümrük vergisi vermeden geçişine engel olmak için, iki kule arasına zincir bağlatıyor.

Bizans döneminde ise hayatında tek bir önemli olay var, o da tahmin edersiniz ki İstanbul kuşatması. Venedikliler Bizans’a yardım etmek için burayı üs olarak kullanıyorlar.

Ve son olarak Osmanlı Dönemi, Fatih Sultan Mehmet var olan kaleyi yıktırıyor ve yerine etrafı surlarla çevrili, minik başka bir kale yaptırıyor. İçine de toplar koyuyor. Fakat savunma kalesi görevi yapmak yerine, biraz daha gösteri kalesi oluyor. Şu anda var olan Kule’nin alt kısmı Fatih Sultan Mehmet döneminden kalma. 1510 yılında gerçekleşen büyük depremde büyük hasar görüyor, yeniden Yavuz Sultan Selim döneminde yapılıyor. Etrafı sığ olduğu için deniz feneri görevi görmek üzere, tepesine bir fener yaptırılıyor. Bu arada hala gösteri kuleliği özelliğini koruyor, önemli günlerde top atışları buradan yapılıyor.

1719 yılında fenerdeki yağ kandilinden yangın çıkıyor ve önemli hasar görüyor. 1725 yılında Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından onarılıyor. Kule, 1830–1831’de ise, kolera salgınının şehre yayılmaması için karantina hastanesine dönüşür. Daha sonra 1836- 1837’de görülen ve 20–30 bin kişinin öldüğü veba salgını sırasında hastaların bir kısmı burada kurulan hastanede tecrit edilir.

Kız Kulesi’nin Osmanlı dönemindeki son büyük onarımı II. Mahmud döneminde yapılır. Kule’nin bugünkü şeklini veren 1832–33 yılındaki tadilat sonrasında, ünlü hattat Rakım’ın yazısı ile Kız Kulesi’nin kapısının üzerindeki mermere Sultan II. Mahmut’un tuğrasını taşıyan bir kitabe yerleştirilir.

Kısacası Kız Kulesi hiç hayallerimizdeki gibi romantik bir yer olmamış, hep ticaret, savaş ve hastalık için kullanılmış. Ama yine de bize romantizmi yaşatan şairlerimiz ve onların şiirlerindeki Kız Kulesi hala bizim:)

Kız Kulesi

Geceydi onu ilk gördüğümde
Saçlarını denize dökmüş,
Mağrur bir kadındı Kız Kulesi.

Hüzündü aradığım yüzünde
Sevdaydı gördüğüm oysa
Anladım.
Denizdi sevgilisi.

Boğazın en yakıştığı yerinde
Gözlerini üzerimize dikmiş
Aşık bir kadındı Kız Kulesi.

Hangi aşık,
Sevdiğinin kollarına
Mahkum olmak istemez ki.

Özlem Demirkan

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here